Cuma, Ekim 17, 2014

Spanish Courses and One Hundred Years Of Love.. / İspanyolca Kursu ve Yüzyıllık Aşk..

Buonas Tardes

Bloggerlarım,

Çocukluğumdan beri hep daha iyisi daha iyisi diye kendimi telkin ettim durdum. Olduğum yer hep azmış gibi geldi gözümü. En iyisini ben yapmalıyım dedim. Aşırı bir hırs patlaması diyebiliriz aslında. Bu hırsım bu şekilde liseye kadar geldi hemen hemen ama artık eski kadar yoğun değil.
Daha iyisi demeyi bıraktım fakat kendim için en iyileri bulmayı bırakmadım. İngilizceyi öğrenmeye başladığım ilk günden beri tek istediğim iyi bir kıvama getirip, ikinci belki hatta üçüncü bir dil öğrenmekti.
İşte dün bu isteğime kavuştum. Yeni okula başladığımdan beri aklımı kurcalıyordu ikinci bir dil meselesi. Karar vermekte zorlanıyordum İspanyolca mı, İtalyanca mı yoksa Fransızca mı derken düşünüp kalmıştım. Dün bir anda gidip İspanyolca kursuna kaydoldum ve aynı gün derse başladım. Haftanın iki günü 2 saatlik bir kurs. Sarıyer Belediyesi'nin düzenlediği bir kurs ama ücretli. Aylık 150 lira gibi bir bedeli var. 7 ay sürecek. Belediye olunca çokta iyi olacağını sanmıyordum. Malum her şey yarım yamalak yapıldığı için ülkemizde. İlk ders tüm bu ön yargımı yok edecek nitelikteydi. Hocamız, Marina, Koç Üniversitesi'nde öğretim görevlisi, dersi İspanyolca anlatıyor ama anlamadığını düşündüğünde İngilizceye dönüyor.
Sizlere tavsiyem eğer bir dil öğrenmek istiyorsanız ve bulunduğunuz ilçenin belediyesinde  böyle bir etkinliği varsa gidip görüşün. Misafir öğrenci olarak derslerden birine katılın daha sonrasında memnun kalırsanız kayıt yaptırırsınız. Herhalde İngilizceye de bu şekilde başlasaydım 1 sene sonra istediğim kıvama gelebilirdi ama ben senelerdir uğraşıyorum.
İspanyolca da bildiğim tek kelime Ciertamente (Kesinlikle) iken derse girdim ve söylenen her şeye bildiğiniz aval aval baktım ama dersin sonunda kendimi İspanyolca tanıtabilecek ve soru sorabilecek kıvama geldim. İlk derste hemde.
Uzun zamandan beri kendime yaptığım en büyük iyilik bu oldu galiba.
Aaa bir de sporla beraber kilo vermeye başlamam da var.
Bir de vaktiniz varsa, İstanbul'da yaşıyorsanız ve biraz nostalji bana çok iyi gelir diyorsanız mutlaka İstanbul Modern Sanat Müzesi'ndeki Yüzyıllık Aşk sergisini görmenizi tavsiye ediyorum. Emek Sineması'nın biletlerinden tutunda Ses Dergisi'nin sayıları, plaklar ve daha neler neler..
Benim gibi nostalji sevenlerdenseniz eğer ruhunuza çok iyi gelecektir.
Çektiğim resimleri paylaşmak isterdim ama telif hakkı gibi bir durum söz konusu olur mu bilmiyorum bu yüzden paylaşmamak en iyisi galiba.
Eğer bir perşembe günü izinliyseniz İstanbul Modern'in size bir sürprizi oluyor. Ücretsiz. Aynı zamanda 20.00'ye kadar açık.

Detaylı Bilgi İçin...


Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)

Pazar, Ekim 12, 2014

Ahmed Arif, hapishaneye götürülmek üzere elleri kelepçeli iki yanında iki jandarma trene biner. Kompartımana otururlar; derken yanlarına diğer yolcular da gelir oturur. Yolculardan biri döner elleri kelepçeli Ahmed Arif'e bakarak sorar; "Suçun ne, neden gidiyorsun hapishaneye?"  Ahmed Arif de cevap verir; "Sevdadandır..." Nedir bu sevda? Kimedir, Neyedir? Ahmed Arif bunu şiirleriyle, eylemleriyle, düşünceleriyle yani bir bütün olarak yaşamıyla cevaplamıştır. Anadolu ve tüm dünya halklarına, perçemleri yüzüne düşmüş bir esmer kadına, pamuk toplayan çocuk ellere, fabrikada terini silen nasırlı ellere, mor bulutlara sahip bir dağ zirvesine, Diyarbakır'a veya İstanbul'un varoşlarındaki güzel yüzlü insanlara kısaca yaşama ait veya yaşamın ait olduğu güzel ne varsa, onadır bu sevda. Kendi sözleriyle öyle bir sevdadır ki o:

Terketmedi sevdan beni,
aç kaldım, susuz kaldım,
hayın, karanlıktı gece,
can garip, can suskun,
can paramparça...
Ve ellerim, kelepçede,
tütünsüz, uykusuz kaldım,
terketmedi sevdan beni...

Kaynak: Instagram / @kitapagaci

Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)

Özdemir Asaf

Bir çocuk doğdu, bendim.
Sıraya girdim insanlar içinde.
Alay bayrak büyüdüm
Odalar, sofalar içinde.

Bir ayna doğdu, gördüm.
Sıraya girdi aynalar içinde.
İsime geldi, aldım,
Çarşılar, pazarlar içinde. 

Bunca yıl yüzüne baktım.
Kendisini aşmadı
Olanlar içinde.

Bir sabah uyandım,
Duruyordu karşımda
Düşmancasına,
Bir cam,
Aldanmış,
Kendini ayna sanmış..

11 Haziran 1923 tarihinde Ankara'da doğdu. Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. Babası Mehmet Asaf, Şura-yı Devlet'in kurucularındandır.

Dünyanın en büyük ordusu iki kişidir,
En kalabalık kenti de bir kişi...
Başladığından beri onların bitmez savaşı
Evden eve taşınır durur o bir kişi.

Özdemir Asaf'ın kızı Seda Arun anlatıyor:

Babam 11 Haziran, halam 12 Haziran 1923'te Ankara'da doğmuşlar. Ayrı gün ikizleri. Şura-yı Devlet'in (Danıştay) kurulmasında büyük emeği olan dedem Mehmet Asaf'a 1922 yılında Atatürk'ten bir haber gelir: "Asaf'a söyleyin, Ankara'ya gelsin." Aile, İstanbul'dan Ankara'ya taşınır. İkizlerin doğumunu, Ankara'daki bir hastanede Operatör Dr. Mim Kemal Öke yapar. Mehmet Asaf, kısa süren hastalığının ardından 1930 yılında vefat eder. Aile tekrar İstanbul'a taşınır. İkizler okul çağındadır. Atatürk, İsmet İnönü'ye "Asaf'ın çocuklarını bir okula yerleştirin" talimatını verir. O dönemde soyadı olmadığı için babam ilkokula Özdemir Asaf olarak kaydolur. 1934'te çıkan Soyadı Kanunu ile babaannem "Arun" soyadını alır.

Ağlamak
Bazı acılarda yetmez
Bazı ölümlere

Örtüsüdür bazı acıların
Örter, örtülmez
Savunur bir süre

Ağlayanlar sevinmeli
Sevin ağlıyabiliyorsan
Acılar art arda dinmeli

Durur bir nöbetçi gibi
Durur bir bekçi gibi
Zamana gülmeli gülmeli

Sevin ağlıyabiliyorsan
Unutmanın kardeşidir ağlamak
Uyur uyanır yatağında duyguların
Düşüncenin kucağında hep çocuktur
Ağlamak. 


..........

Devamı...


Aylar öncesinde okumuştum. Sizinle de paylaşmak istedim. Emeğe saygısızlık etmemek için tamamını paylaşmadım. Linkten devamını okuyabilirsiniz :)

Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)

Cumartesi, Ekim 11, 2014

Sesini Unutmadım.

"   İnsan insanın yüzünü unutabilir ama sesini unutamaz. Hele o sese yüklenen bir veda cümlesi varsa, o ses de o veda cümlesi de asla unutulmaz. Ayrılık anlarının en meşhurudur "Hoşça kal".
Açıkcası ben hoşça kal falan demedim. Bilerek demedim. "Ben de senin mutlu olmanı istiyorum" falan da demedim. İşin doğrusunu söylemek gerekirse, bensiz mutlu değil perişan olmanı istiyorum. Neticede insanım ve bu da kalp.
Şimdilerde sürekli sana uyanıp sana uyumuyorum ama bu unuttuğum anlamına gelmiyor. "Unuturum elbet" demiştin ya bir tek bunu unutamıyorum. Daha mı iyi oldun daha mı kötüsün bilmiyorum ama insan yine de merak ediyor.
Olur da ben de arada bir aklından geçiyorsam, ricamdır görmezden gel. Benim de aklından geçmek gibi bir derdim yok ama muhtemelen yolu karıştırıyorumdur ve senden geçiyorumdur. Merak etme, geçerken uğramam.

Ölümüne lades oynasak, yenilmem sana.
Öyle ki aklımdasın.    "

Çok, çok azdır. 

Kimi zaman çok, çok azdır. 
Ne kadar çok deseniz o kadar az gelir. 
Gelir diye çok düşündüğünüz, hiç gelmez.
" Az düşünmedim" diye çok düşünürsünüz.
Ona biraz yüklenseniz çok gelir diye, 
az yüklenmezsiniz kendinize.
Çoğunuzun düşündüğü ama çok azınızın
dile getirdiği gibi bir durum.

Benim için de az çok böyle bir şeydi. 
"Seni çok özledim" dediğim her cümlede
En çok da çok kelimesi az kalıyordu
"Sen de beni çok özle" demek istiyordum
Bu kez  de çok kelimesi çok olur diye korkuyordum
Söyleyince çok oluyordum
Susunca da ölüyordum. 


Dudak Payım / Mehmet Ercan

Not: Bu kitabı okumadım. Okur muyum bilmiyorum. Yazılan her kitap mutlaka iyidir, çünkü emek içeriyor. Aylar önce telefonuma kaydetmişim sonra okuyacağımdan emin bir şekilde. Bugün okudum. telefondakileri silerken. Kısmen tanıdık geldi. Ama konum bu değil tabi ki.
Bundan sonra böyle olacak. Uzun uzun hayatımın nasıl gittiğini anlatmayacağım. İçimden ne geçiyorsa onu paylaşacağım. Eski yazılarımı silip silmeme konusunda kararsızım şu an. Kıyamıyorum :) İlerleyen günler ne gösterecek göreceğiz..


Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)

Perşembe, Ekim 09, 2014

Belki de olması gereken buydu. 
Belki de benim cezam O'nu sevmekti. 
Hiç bitmeden, acısını hep çekerek. 
Hiç benim olmadan. 
Her zaman için acısını veren Rabbim belki de bu defa ödülünü vermeyi unutmuştur. 
Kuluna kaldıramayacağı acıyı vermez. 
Demek ki ne zaman biteceğini bilmediğim bu sınav; kaldırabileceğim türden. 
Onu sevmek güzel. Ama yanımda olarak sevmek, benim olarak sevmek daha güzel olmaz mıydı? Her şeyi bilseydi olmaz mıydı?
Olmuyormuş, 
Sadece benim O'nu sevmem gerekiyormuş. 
Bu geçecek bir sevgi değil. 
Yarın öbür gün bitecek bir şey değil. 
Ondan başka kimse ilgimi çekmiyor. Herkesi Onunla kıyaslıyorum ve O hep galip çıkıyor. 
Kırgınım. Çoğu zaman nefes alamıyorum. Ama onu severken de yaşamıma devam etmenin yollarını buluyorum. Bulacağım da. 
O kalbim de kalsın. Kimin sevgilisi, kimin kocası olursa olsun. Dayanması zor. Mutlu olsun. 
Benim cezam buymuş. Çekeceğim o zaman. 

Cumartesi, Ekim 04, 2014

İyi Bayramlar / Eid Mubarak

Bugün Bayram.
'Nerede o eski bayramlar' gibi bir klişeye giremeyeceğim. Çünkü O eski bayramların tadına çok fazla nail olamadım yaşım gereği.
İsterdim ama.
80lerde genç olmayı, o eski bayramları tatmayı, komşulukları, paylaşmayı, insanların birbirine olan saygısını görmek isterdim.
O zamanları duymak değil, birebir yaşamak isterdim.
Benim anaanne ya da babaanne evim olmadı. Anaannem ben doğmadan önce vefat etmişti, babaannem varlık yokluk arasındaki ince çizgide kalmayı tercih etti. 2005 yılında da vefat etti zaten.
Bence bir aileyi ayakta tutan, aile yapanda her daim o ailenin kadınlarıdır.
Ataerkil toplum olmamızdan dolayı erkeklerimiz baş olsa bile gövde bizleriz. Bu yüzden bir evde kadın yoksa o evde aile evine çok benzemiyor bana kalırsa.
Dedem (annemin babası) 1997 yılında vefat etti. O zamana kadar hemen hemen bizimleydi. Diğer dedem ise babaannemden de uzaktı.
Bu yüzden aile evinde bayram sabahına uyanmadım hiç.
Kendimizce bayram sabahlarımız oldu bizim.
Bir gün öncesinden (arefe günü) annemle beraber bayram temizliği yapılır, sonrasında arefe banyoları yapılıp eğer hala çıkılmadıysa bayram alışverişine çıkılırdı.
Bir hevesle alınan bayramlıklar dolaba ayrı bir özenle yerleştirilir yarının telaşıyla erken yatılırdı.
Bayram sabahı babam namaz için camiye gidince annem bizi uyandırır Bayram Kahvaltısı hazırlanırdı.
Babam camiden gelirken sıcak fırın ekmeği ve gazeteleri alır, eve girince sırayla bayramlaşılırdı. Kahvaltı yapıldıktan sonra kahveler içilirdi. Tabi o zamanlar genelde sadece annem ve babam içerdi. Arada bir kapı çalınıp, mahallenin çocukları gelirdi. Bayramlıklar giyileceği zaman dolapta bayramlıklar bulunamazdı. Çünkü Fareler kaçırırdı. Annemle babamın bizim için yaptığı bir oyundu. Evin içinde dört dönüp bayramlıklarımızı arardık.
Tüm oyunlardan daha zevkli gelirdi o arayış bana.
Hiç mahallede kapı kapı dolaşıp şeker toplamadık.
Sadece ailemin öngördüğü büyüklerimize gidip bayramlaşırdık.
Başımızda bir büyüğümüz olmadığı için (anaanne babaanne gibi) bayramlar genelde buruk geçerdi bizim evde.
Yıllar geçti.
Büyüdük.
Her bayramda daha da büyüyoruz sanki.
Bende o eski tadı bulamayanlardanım. Evet, belki daha güzel günlerini göremedim ama kendimce yaşadığım günleri de güzeldi.
İnsanlıktan, bizi biz yapan duygulardan, birbirimize olan saygımızdan uzaklaştık.
Bu muydu yani büyümek?
Bu muydu muasır medeniyet dedikleri?
Bencil insan mı olmalıydık?
Kalpsiz, insanı küçümseyen, hayvana önem veren, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı..
Hayvan önemsiz demiyorum. Rabbimin yarattığı her canlı ayrıca önemli. Fakat burada unuttuğumuz asıl nokta; biz insanı unutup, hayvanları insan yerine koyar olduk. Yanımızdan aç bir çocuk geçerken biz köpeğimize bilmem kaç liralık ithal mamalar ile besler olduk.
Amacım ajitasyon yapmak değil. Rahatsız olduğum bir durumu gözler önüne sermek.
Gittikçe büyüyorum..
İster istemez bir şekilde günün birinde ailemin evinden ayrılacağım. O zaman bu evin bir ferdi olamayacağım.
O bayram sabahları da geri gelmeyecek.
Annemle babam ben onları arayayım diye bekleyecek.
Belki de çoğu kimsenin yaptığı gibi bir mesajla kutlarım bayramlarını.
Hayır ya!
Ben o terbiyeyi almadım. Sahip olduğum 5 kişilik ailemde yeterince gördüm. Telefonla ya da bir kuru mesajla kutlanmaz bayram.
Bu evden çıksam bile her bayram sabahı bu evde olacağım.
Kalabalık bir ailem olmadı. Kuzenler, halalar, teyzelerle dolu neşeli sofralara belki oturmadım ama her bayram sabahını ailemle geçireceğim nerede olursam olayım.
Hep imrenerek baktım o kalabalık ailelere. Kuzenleri olan arkadaşlarımı kıskanmadım desem yalan olur.
Ama olması gereken buymuş.
3 kız kardeşiz biz.
Dün eski albümleri karıştırırken gördüm. Doğduğum andan bu yana ablamla hiç elimizi bırakmadık. Hiç kopmadık. 24 koca yıl. Bundan sonra da ne biz koparız ne de başkalarının bizi koparmasına izin veririz.
O büyük aileye kendi içimizde biz olacağız.

Sevdiklerinizle güzel bayramlar geçirmeniz dileğiyle..

Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)

Cumartesi, Eylül 27, 2014

Son Post..

Bloggerlarımm
Kendimle ilgili olarak sizinle dertleşebilmek adına son kez oturdum bilgisayarın başına bugün.
Bundan sonra da yazacağım ama kendimle ilgili değil.
Özelimle ilgili değil.
Okuduğum bildiğim, gördüğüm tattığım, yaptığım ettiğim, dinlediğim izlediğim ne varsa onları yazacağım. Daha doğrusu paylaşacağım.
Bu kararı almamdaki sebeplerim;
İlki, hayatımı çok göz önünde yaşıyorum. Sadece burası için değil. Instagram olsun twitter olsun herşeyimi uluorta yazıyorum anlatıyorum. Hee buraya yazdıklarım için pişman mıyım tabi ki hayır! Sizinle paylaştıkça rahatlıyordum ben. Blogumdaki kimseden de bana gram zarar gelmeyeceğine eminim. Ama neden bana dair herşeyi tanıyıp, tanımadığım herkes bilsin ki.
Diğer yandan da Aman tanıdığım biri görüp, okuyacak korkusu var bu işin. Ne gerek var bunları yaşamaya.
İkinci sebebim ise; Bilgi paylaşılmak içindir demişti sizin de tanıdığınız biri. Mr. Blackbox! Araştırmayı seviyorum. Okumayı, gezmeyi seviyorum. Yeni olan her şeyi seviyorum. Bunları neden kendime saklamalıyım ki?!
Bu sebeplerden ötürü bu kararı aldım.
İyi mi yaptım kötü mü bilmiyorum.
Bu da bu şekilde yazdığım son yazım olacak.
1 hafta 10 gün kadar kalsın burda.
Diğer yazılarımın kopyasını alıp, silene düzenleyene kadar.
Sonrasında kendi adımda bir bloga dönüşecek.
İyi olacak galiba.
Son post olduğu için biraz uzun olacak galiba şimdiden bilgisini paylaşayım. :)
Hayatım nasıl gidiyor?
Tökezlemediğim zaman iyi.
Bu aralar çok fazla tökezliyorum. Neyse bu konu sonra gelecekti.
Okul, muafiyetimi saymadı. Yarım dönem hazırlık okuyacağım. Pazartesi başlayacak. En azından ileri seviyeden başlayacağım.
Derslerim öğleden sonra. 1 gibi başlayıp, 4.30 gibi bitecek. Bir yandan da kendi öğrencilerine kursları oluyormuş okulun. Fransızca, İtalyanca ya da İspanyolca'dan birini seçip onu da mı aradan çıkarsam diyorum. Sonuçta bu şekilde ingilizce anadil kıvamına gelmiş olacak.
Ama asıl olay ikinci dönem.
Aralık 26'da bitiyor zaten ilk dönemim. Sonrasında hem bu dönemin derslerini hem de bahar dönemi derslerini almayı planlıyorum. Bir de üstüne açıköğretimden başlamış olduğum Halkla İlişkiler ve Tanıtım var, onu da bitirmem gerekiyor bu sene. En azından ben bitip aradan çıkmasını istiyorum.
Dersler üstüste gelecek anlayacağınız. Yoğun olacağım ama çok iyi olacak. Sene kaybım olmamış olacak ve bir an önce bitecek.
Ne kadar erken biterse benim için o kadar iyi. Çünkü yüksek lisansı var daha.
Kısacası var da var :)
Ama O yok.
Madem son post olacak istediğim kadar içimi dökeyim değil mi?
Güçlüymüş gibi davranmaktan yoruldum.
Değilim.
Onu çok özledim. Öyle böyle değil.
Onu hatırlatmayan hiç birşey yok resmen. her şeyde var, herşey onunla ilgili sanki.
Birileri ağır dalga geçiyor galiba benimle ya da acayip bir algıda seçicilik yapıyor psikolojim bu aralar.
Neden sevdiğimizi, daha doğrusu hissettiklerimiz saklamak zorunda kaldığımız bir dünyada yaşıyoruz?
Onu çok seviyorum. Saklamıyorum. Tamam bir kere olsun yüzüne söylemedim, söyleyemedim ama bu fırsat olmadı ki hiç.
Onunla yaptığım her şeyi çok özlüyorum. Onun yanındaki çocuklaşmalarımı özlüyorum.
Yine o beni dinlesin ve bende saatlerce anlatayım istiyorum. Ne olurdu sanki benimle geçirdiği zamanları da diğer arkadaşlarıyla geçirdiği zamanlar kadar çok sevseydi?
Seni sevmeyen birini özleyemez misin?
Seni sevmeyen birini çok sevemez misin?
Suç mu bunlar?
Beddua etmek istiyorum. Benim canım yandığı gibi canı yansın istiyorum. Ama yapamıyorum. Kıyamıyorum. Bu kadar acısını çekerken bile ona kötü bir şey söylemeye kıyamıyorum..
Ona bir şey olsun istemiyorum.
Hiç bir şeyin ahını etmedim.
O şu an gülüyor, mutlu, muhtemelen ya arkadaş ortamındadır yine. Belki de bambaşka bir yerde..
Bense...
Neyse..
Çok yoruldum..
Size bu anlattıklarımı ona anlatmak isterdim.
Gidiyorum dediğimde Haklısın ama yapma demesinin sebebini açıklamasını isterdim.
Az buçukta olsa bana ne hissettiğini bilmek isterdim.
Evleniyor mu. başkasını mı seviyor bunları bilmeyi isterdim.
Sessizce çekip gitmesine gerek yoktu.
Deli gibi boynuna sarılıp, orada ağlamak isterdim.
Bir Aptal mısın sözüne alındım diye açıklama üstüne açıklama yapan adamın benim bu kadar kırılmamı hiçe saymasını beynim kabullenmiyor.
Beni hiç düşünmüyor olmasını aklım almıyor.
Hiç mi bir şey katamadım hayatına?
Çaresizim.
İnanın çaresizim.
Unutmak için deli gibi çırpınıyorum.
Aklıma getirmemek için yapmadığım şey kalmıyor.
Tam diyorum tamam bu defa başaracağım, ufacıcık bir şey akla hayale gelmeyecek bir şey beni darmaduman ediyor.
Telefon numaraları yok. Sırf whatsapptan bakmayayım diye.
Zaten hiç bir sosyal medyayı kullanmıyor.
Ben ondan devamlı görüşmemizi istemedim. Sadece görüşemesek bile beni arayıp sorsun istedim.
Hatalarımı biliyorum.
Arayıp, neden, ne oldu diyebilirdim. Ama anlatmayacağını düşündüm.
Bahane değil. Korktum. Gideceğini bildiğim için aramaktan korktum.
İlk canımı yaktığında üç olursa bitecek dedim. O zaman bitirseydim böyle olmazdı belki de.
Bu kadar alışmazdım ona. Bu kadar işlemezdi içime.
Tek yaptığım fazlaca trip atmak oldu. Onu yapmamalıydım.
Ne yazık ki artık keşkelerın faydası yok.
Bitti.
Bitirdi.
Bir yerde okumuştum;
Yok biz ayrılmadık yani en azından ben öyle bir etkinliğe katılmadım. O benden ayrıldı. 
Durumu özetledi galiba. Bitirmeyi beceremiyorum.
İçimde yaşayıp gidecek bu gidişle.
İyi haber zayıflamaya başladım.
Pazartesi hayatıma bir düzen geleceği için spora bıraktığım yerden devam ediyor olacağım.
Beynimi ne kadar odaklarsam o kadar çok uzaklaşmış olurum.
Böylesine yazmayı özleyeceğim.
Ama bunu yerine daraldığımda yazıp, kendime postalayacağım. Gelene kadar nasıl olsa geçmiş olacak.
Hem belki bu şekilde ders çıkarabilirim yaptıklarımdan.
Kendime mektup yazacağım. Hiç kimseden mektup almadığım gibi yine kendi kendime mektup atacağım.
Galiba bu gidişle hiç çiçek almamış biri olarak kendi çiçeğimi de kendim göndereceğim.
Başarısız ilişkiler bende soruluyor.
Hiç değer görmediğim ilişkiler.
Kısmetim buymuş ne yapalım.
Benim hayatım yoluna girmez.
Ben adam olamam. Yani yazsam bile hep aynı şeyler etrafında dönen konular olacak.
Kısır döngü mü acaba hayatım?
Bunu düşünmeliyim.
Olumlama yapıyorum. (Doğru mu yapıyorum bilmiyorum)
Yeni başlangıçlar güzel şeyler getirsin.
O da gelsin ama beni severek gelsin.
İlk zamanlardaki gibi benimle ilgilendiği zamanlarla dönsün gelsin.
Okulum iyi olsun.
Güzel zamanlar beni bulsun artık.
Keşke okusan bu yazdıklarımı.
Keşkelerle geçmesin ömrüm artık.
2014 beklediklerimi sunmadı galiba.
İstediklerimi de almayı ben beceremiyorum.
Biraz daha devam edersem ben öleyim bari diyeceğim :)
Kendinize iyi bakın.
Beni yine de okumaya devam edin olur mu?

Benim karamsarlıklarıma rağmen hayat çok güzel. Özellikle de yaşadıkça..
Güzel dilekler dileyin bana :)

Ben kendimi seni severken buldum..