Cuma, Aralık 05, 2014

İnsanlar ne zamandan beri bu kadar kötü?
Kimimiz fazla kromozona sahip oldu 'Down sendromlu' diye etiketledik. Kimimiz organı eksik doğdu 'engelli, özürlü' dedik. Geç anladı diye 'gerizekalı' dedik. Biraz fazla düşünmeyi bildik, tüm uzuvlarımız tam oldu ve kromozon sayımız normal diye kendimize 'insan' dedik.
Yani bu kadar kolaydı her şey?
Bence sadece kolay olduğunu sandık!
İnsan olmak uzuv ya da kromozonla etkili değil. İnsan olmak; sol tarafında, göğüs kafesinin altında yaşamanı sağlayan organla alakalı.
Orada vicdan taşıyorsan insansın.
İnsanları görünüşlerine göre yargılamıyorsan insansın
Saygı duyuyorsan insansın.
Sevmeyi biliyorsan insansın.
Kalbinde kötülük besleyenlere dahi iyimserliklerle yaklaşabiliyorsan insansın.
Doğarken sadece 'insan' olarak dünyaya geliyoruz.
Tüm güzellikleri bilerek, kötülük düşünmeden..
Büyüdükçe yok oluyor bu duygular..
Duygular yok olurken kaybettiğimiz tek şey insanlığımız.
Son zamanlarda çevremdekileri uyarırken buluyorum kendimi devamlı.
'İnsanları dış görünüşlerine göre yargılama!'


Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)

Cuma, Ekim 31, 2014

Aşk istiyorum. 
Mutlu bir aşk
Platonik olmayanından..
Beni özleyecek, beni sevecek..
Beni merak edecek..
Benimle vakit geçirmekten keyif alacak birini istiyorum. 
Sevdiğini haykırabilecek birini. 
Beni kaybetmekten korkacak
Bana ihtiyacı olacak birini..
Arkamı döndüğümde orada görebileceğim birini..
Yanında rahat olabildiğim birini.. 
Acaba yaşamayacağım birini istiyorum. 
Her an dipdibe olmadığım ama deli gibi varlığını hissettiğim birini istiyorum. 
Bana yaşamaktan zevk aldıracak birini istiyorum. 
Canımı yakmayacak, gözyaşı nedir unutturacak birini istiyorum. 
Yaralarımı saracak birini istiyorum. 
Çok sevebileceğim ve aynı oradan sevilebileceğim birini istiyorum. 
Ne hissediyorsam korkmadan yansıtabileceğim birini istiyorum. 
Korkmadan benim diyebileceğim birini. 
Sevgimi istediğim şekilde göstereceğim birini. 
Bana ait olmanın ne demek olduğunu gösterebilecek birini istiyorum. 
Sarıldığı zaman ona ait olduğumu ve güvende olduğumu hissetirebilecek birini istiyorum. 
Çok bir şey istemiyorum. 
Beni benim onu sevdiğim gibi sevecek ve bunu göstermekten korkmayacak birini istiyorum. 
Onunla mutlu olmak istiyorum. 
Mutlu bir aşk istiyorum.

Cumartesi, Ekim 25, 2014

Bir zamanlar başka biriydim. 
Kötü biri. 
Devamlı yalan söyler, insanların canını yakardım. Canımı yakan her kimse canı yanmadan kurtulmazdı elimden. 
Güçlüydüm o zamanlar çok güçlü. 
Astığım astık, kestiğim kestik. 
Korkudan önüme çıkamayanlar kızlar vardı. 
Ve beni benden çok düşünen, korumaya çalışan arkadaşlarım. 
Sırtımı yaslamadığım, güvenmediğim ama benimle gözü kapalı gelecek arkadaşlarım. 
Bir nevi çetebaşı ya da elebaşı. 
Herkes bilirdi, herkes tanırdı. 
Kimseye eyvallahım yoktu. 
Kimsenin yüzüne dönüp ikinciye bakmazdım. 
Fizik hocam dahi 'kızım dersi dinle' demekten yorulmuştu. 
Kaçmadığım ders yoktu. 
Kimsenin kuralları umrumda değildi. 
Kendi kurallarım vardı. 
İstediğimi alırdım. 
İstiyorsam benimdi. 
Konu kapanırdı. 
Lanet mi lanet, asi mi asi...
Sonra bir gün kendimi bambaşka biri olarak buldum. 
Tamamen zıt biri. 
Ne zaman, nasıl değiştim bilmiyorum. 
Düşününce tek hatırladığım duşta saatlerce ağladığım. 
O günden sonra mı değiştim bilmiyorum. 
Okulun korkulu rüyası gitti, içine kapanık biri geldi. 
Millet öyle yorumladı. 
Aksine içime kapanmadım hiç bir zaman. 
Sadece bir çok şeyi kendime sakladım. 
İnsanlara yaklaşmaz oldum. 
Yalnızlığı sevmem de en çok o zamanlardan kalma. 
Yalnızken kimse senin canını yakamaz. 
Kimse seni üzemez. 
Neden bu kadar değiştim sanki?
O zamanlardaki gibi kalsaydım ya?
İyi olmayı sevemedim. 
İnsanların benden korktuğu zamanlar daha güzeldi. 
İşin kötüsü bir kere değişince bir daha asla eskisi gibi olamıyorsun. 
Ben kötü olmak istiyorum. 
Eski günlerimdeki gibi.. 

Cuma, Ekim 17, 2014

Spanish Courses and One Hundred Years Of Love.. / İspanyolca Kursu ve Yüzyıllık Aşk..

Buonas Tardes

Bloggerlarım,

Çocukluğumdan beri hep daha iyisi daha iyisi diye kendimi telkin ettim durdum. Olduğum yer hep azmış gibi geldi gözümü. En iyisini ben yapmalıyım dedim. Aşırı bir hırs patlaması diyebiliriz aslında. Bu hırsım bu şekilde liseye kadar geldi hemen hemen ama artık eski kadar yoğun değil.
Daha iyisi demeyi bıraktım fakat kendim için en iyileri bulmayı bırakmadım. İngilizceyi öğrenmeye başladığım ilk günden beri tek istediğim iyi bir kıvama getirip, ikinci belki hatta üçüncü bir dil öğrenmekti.
İşte dün bu isteğime kavuştum. Yeni okula başladığımdan beri aklımı kurcalıyordu ikinci bir dil meselesi. Karar vermekte zorlanıyordum İspanyolca mı, İtalyanca mı yoksa Fransızca mı derken düşünüp kalmıştım. Dün bir anda gidip İspanyolca kursuna kaydoldum ve aynı gün derse başladım. Haftanın iki günü 2 saatlik bir kurs. Sarıyer Belediyesi'nin düzenlediği bir kurs ama ücretli. Aylık 150 lira gibi bir bedeli var. 7 ay sürecek. Belediye olunca çokta iyi olacağını sanmıyordum. Malum her şey yarım yamalak yapıldığı için ülkemizde. İlk ders tüm bu ön yargımı yok edecek nitelikteydi. Hocamız, Marina, Koç Üniversitesi'nde öğretim görevlisi, dersi İspanyolca anlatıyor ama anlamadığını düşündüğünde İngilizceye dönüyor.
Sizlere tavsiyem eğer bir dil öğrenmek istiyorsanız ve bulunduğunuz ilçenin belediyesinde  böyle bir etkinliği varsa gidip görüşün. Misafir öğrenci olarak derslerden birine katılın daha sonrasında memnun kalırsanız kayıt yaptırırsınız. Herhalde İngilizceye de bu şekilde başlasaydım 1 sene sonra istediğim kıvama gelebilirdi ama ben senelerdir uğraşıyorum.
İspanyolca da bildiğim tek kelime Ciertamente (Kesinlikle) iken derse girdim ve söylenen her şeye bildiğiniz aval aval baktım ama dersin sonunda kendimi İspanyolca tanıtabilecek ve soru sorabilecek kıvama geldim. İlk derste hemde.
Uzun zamandan beri kendime yaptığım en büyük iyilik bu oldu galiba.
Aaa bir de sporla beraber kilo vermeye başlamam da var.
Bir de vaktiniz varsa, İstanbul'da yaşıyorsanız ve biraz nostalji bana çok iyi gelir diyorsanız mutlaka İstanbul Modern Sanat Müzesi'ndeki Yüzyıllık Aşk sergisini görmenizi tavsiye ediyorum. Emek Sineması'nın biletlerinden tutunda Ses Dergisi'nin sayıları, plaklar ve daha neler neler..
Benim gibi nostalji sevenlerdenseniz eğer ruhunuza çok iyi gelecektir.
Çektiğim resimleri paylaşmak isterdim ama telif hakkı gibi bir durum söz konusu olur mu bilmiyorum bu yüzden paylaşmamak en iyisi galiba.
Eğer bir perşembe günü izinliyseniz İstanbul Modern'in size bir sürprizi oluyor. Ücretsiz. Aynı zamanda 20.00'ye kadar açık.

Detaylı Bilgi İçin...


Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)

Pazar, Ekim 12, 2014

Ahmed Arif, hapishaneye götürülmek üzere elleri kelepçeli iki yanında iki jandarma trene biner. Kompartımana otururlar; derken yanlarına diğer yolcular da gelir oturur. Yolculardan biri döner elleri kelepçeli Ahmed Arif'e bakarak sorar; "Suçun ne, neden gidiyorsun hapishaneye?"  Ahmed Arif de cevap verir; "Sevdadandır..." Nedir bu sevda? Kimedir, Neyedir? Ahmed Arif bunu şiirleriyle, eylemleriyle, düşünceleriyle yani bir bütün olarak yaşamıyla cevaplamıştır. Anadolu ve tüm dünya halklarına, perçemleri yüzüne düşmüş bir esmer kadına, pamuk toplayan çocuk ellere, fabrikada terini silen nasırlı ellere, mor bulutlara sahip bir dağ zirvesine, Diyarbakır'a veya İstanbul'un varoşlarındaki güzel yüzlü insanlara kısaca yaşama ait veya yaşamın ait olduğu güzel ne varsa, onadır bu sevda. Kendi sözleriyle öyle bir sevdadır ki o:

Terketmedi sevdan beni,
aç kaldım, susuz kaldım,
hayın, karanlıktı gece,
can garip, can suskun,
can paramparça...
Ve ellerim, kelepçede,
tütünsüz, uykusuz kaldım,
terketmedi sevdan beni...

Kaynak: Instagram / @kitapagaci

Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)

Özdemir Asaf

Bir çocuk doğdu, bendim.
Sıraya girdim insanlar içinde.
Alay bayrak büyüdüm
Odalar, sofalar içinde.

Bir ayna doğdu, gördüm.
Sıraya girdi aynalar içinde.
İsime geldi, aldım,
Çarşılar, pazarlar içinde. 

Bunca yıl yüzüne baktım.
Kendisini aşmadı
Olanlar içinde.

Bir sabah uyandım,
Duruyordu karşımda
Düşmancasına,
Bir cam,
Aldanmış,
Kendini ayna sanmış..

11 Haziran 1923 tarihinde Ankara'da doğdu. Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. Babası Mehmet Asaf, Şura-yı Devlet'in kurucularındandır.

Dünyanın en büyük ordusu iki kişidir,
En kalabalık kenti de bir kişi...
Başladığından beri onların bitmez savaşı
Evden eve taşınır durur o bir kişi.

Özdemir Asaf'ın kızı Seda Arun anlatıyor:

Babam 11 Haziran, halam 12 Haziran 1923'te Ankara'da doğmuşlar. Ayrı gün ikizleri. Şura-yı Devlet'in (Danıştay) kurulmasında büyük emeği olan dedem Mehmet Asaf'a 1922 yılında Atatürk'ten bir haber gelir: "Asaf'a söyleyin, Ankara'ya gelsin." Aile, İstanbul'dan Ankara'ya taşınır. İkizlerin doğumunu, Ankara'daki bir hastanede Operatör Dr. Mim Kemal Öke yapar. Mehmet Asaf, kısa süren hastalığının ardından 1930 yılında vefat eder. Aile tekrar İstanbul'a taşınır. İkizler okul çağındadır. Atatürk, İsmet İnönü'ye "Asaf'ın çocuklarını bir okula yerleştirin" talimatını verir. O dönemde soyadı olmadığı için babam ilkokula Özdemir Asaf olarak kaydolur. 1934'te çıkan Soyadı Kanunu ile babaannem "Arun" soyadını alır.

Ağlamak
Bazı acılarda yetmez
Bazı ölümlere

Örtüsüdür bazı acıların
Örter, örtülmez
Savunur bir süre

Ağlayanlar sevinmeli
Sevin ağlıyabiliyorsan
Acılar art arda dinmeli

Durur bir nöbetçi gibi
Durur bir bekçi gibi
Zamana gülmeli gülmeli

Sevin ağlıyabiliyorsan
Unutmanın kardeşidir ağlamak
Uyur uyanır yatağında duyguların
Düşüncenin kucağında hep çocuktur
Ağlamak. 


..........

Devamı...


Aylar öncesinde okumuştum. Sizinle de paylaşmak istedim. Emeğe saygısızlık etmemek için tamamını paylaşmadım. Linkten devamını okuyabilirsiniz :)

Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)

Cumartesi, Ekim 11, 2014

Sesini Unutmadım.

"   İnsan insanın yüzünü unutabilir ama sesini unutamaz. Hele o sese yüklenen bir veda cümlesi varsa, o ses de o veda cümlesi de asla unutulmaz. Ayrılık anlarının en meşhurudur "Hoşça kal".
Açıkcası ben hoşça kal falan demedim. Bilerek demedim. "Ben de senin mutlu olmanı istiyorum" falan da demedim. İşin doğrusunu söylemek gerekirse, bensiz mutlu değil perişan olmanı istiyorum. Neticede insanım ve bu da kalp.
Şimdilerde sürekli sana uyanıp sana uyumuyorum ama bu unuttuğum anlamına gelmiyor. "Unuturum elbet" demiştin ya bir tek bunu unutamıyorum. Daha mı iyi oldun daha mı kötüsün bilmiyorum ama insan yine de merak ediyor.
Olur da ben de arada bir aklından geçiyorsam, ricamdır görmezden gel. Benim de aklından geçmek gibi bir derdim yok ama muhtemelen yolu karıştırıyorumdur ve senden geçiyorumdur. Merak etme, geçerken uğramam.

Ölümüne lades oynasak, yenilmem sana.
Öyle ki aklımdasın.    "

Çok, çok azdır. 

Kimi zaman çok, çok azdır. 
Ne kadar çok deseniz o kadar az gelir. 
Gelir diye çok düşündüğünüz, hiç gelmez.
" Az düşünmedim" diye çok düşünürsünüz.
Ona biraz yüklenseniz çok gelir diye, 
az yüklenmezsiniz kendinize.
Çoğunuzun düşündüğü ama çok azınızın
dile getirdiği gibi bir durum.

Benim için de az çok böyle bir şeydi. 
"Seni çok özledim" dediğim her cümlede
En çok da çok kelimesi az kalıyordu
"Sen de beni çok özle" demek istiyordum
Bu kez  de çok kelimesi çok olur diye korkuyordum
Söyleyince çok oluyordum
Susunca da ölüyordum. 


Dudak Payım / Mehmet Ercan

Not: Bu kitabı okumadım. Okur muyum bilmiyorum. Yazılan her kitap mutlaka iyidir, çünkü emek içeriyor. Aylar önce telefonuma kaydetmişim sonra okuyacağımdan emin bir şekilde. Bugün okudum. telefondakileri silerken. Kısmen tanıdık geldi. Ama konum bu değil tabi ki.
Bundan sonra böyle olacak. Uzun uzun hayatımın nasıl gittiğini anlatmayacağım. İçimden ne geçiyorsa onu paylaşacağım. Eski yazılarımı silip silmeme konusunda kararsızım şu an. Kıyamıyorum :) İlerleyen günler ne gösterecek göreceğiz..


Bir fincan kahve ile eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.. :)